İnsanlık tarihine baktığımızda çok şey değişti.
Eskiden bir insanın hayatı savaşlar, hastalıklar, kıtlıklar ve ağır yaşam koşulları arasında geçebiliyordu. Bugün ise teknoloji sayesinde daha uzun yaşıyor, daha kolay seyahat ediyor, daha hızlı iletişim kuruyor ve geçmişte kralların bile sahip olamadığı imkânlara birkaç dokunuşla ulaşabiliyoruz.
Ama bugün size başka bir soru sormak istiyorum:
Daha uzun yaşıyoruz. Peki gerçekten daha çok yaşıyor muyuz?
Çünkü uzun yaşamakla hayatı dolu dolu yaşamak aynı şey değil.
Eskiden insanlar belki daha az şeye sahipti ama sahip oldukları anın içinde daha fazla kalıyorlardı. Bir sohbet için telefonlarını masaya koymaları gerekmiyordu. Bir manzarayı izlerken onu paylaşacakları bir ekran aramıyorlardı. Bir dostla oturduklarında akılları başka bir bildirimde değildi.
Bugün ise hayatımızda inanılmaz bir hız var.
Sabah alarm.
İş.
Toplantılar.
Telefonlar.
Mesajlar.
E-postalar.
Sosyal medya.
Trafik.
Koşturmaca.
Ve günün sonunda kendimize ayırdığımız birkaç saat…
Sonra uyku.
Ertesi gün aynı döngü.
Bazen bir haftanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Sonra aylar geçiyor. Yıllar geçiyor.
Ve bir gün dönüp bakıyoruz:
“Ben bu kadar yıl ne yaptım?”
Belki de modern insanın en büyük problemi zamanın azlığı değil.
Zamanın farkına varmadan yaşamak.
Tarihte insanlar hayatın kısa olduğunu çok daha çıplak biçimde biliyordu. Stoacılar “Memento Mori” diyerek insana ölümlü olduğunu hatırlatıyordu.
Bugün ise ölümü hayatımızdan çıkarmış gibiyiz.
Sanki hep vaktimiz var.
“Sonra yaparım.”
“Emekli olunca gezerim.”
“Çocuklar büyüsün.”
“Biraz daha para kazanayım.”
“İşim biraz rahatlasın.”
“Şu borçlar bitsin.”
“Şu hedefe ulaşayım.”
Ve sonra hayatın kendisi aradan sessizce geçip gidiyor.
Belki de en büyük yanılgımız şu:
Hayatı yaşamayı, hayatın şartları düzeldiğinde başlayacak bir şey sanıyoruz.
Oysa hayat şartların tamamen düzeldiği gün başlamıyor.
Hayat zaten şu an.
Çocuğumuzla yaptığımız kısa bir sohbet.
Eşimizle içtiğimiz bir kahve.
Arkadaşımızla ettiğimiz bir kahkaha.
Sabah yaptığımız spor.
Dinlediğimiz bir şarkı.
Bir pazar günü plansızca çıktığımız bir yol.
Bir kitabın altını çizdiğimiz bir cümle.
Güneşin yüzümüze vurduğu birkaç dakikalık sessizlik…
Bunlar hayatın kendisi.
Belki de mesele daha uzun yaşamak değil.
Yaşadığımız zamana daha fazla hayat sığdırabilmek.
Çünkü 80 yıl yaşayıp sadece takvim yapraklarını değiştirmek mümkün.
Ama 60 yıl yaşayıp 80 yıllık hikâye biriktirmek de mümkün.
Aradaki fark yaş değil.
Farkındalık.
Net konuşayım;
Hayatı sürekli bir sonraki aşamaya ertelemeyelim.
Daha çok para kazanacağız diye bugünün huzurunu,
daha iyi bir kariyer yapacağız diye ailemizi,
daha uygun zamanı bekliyoruz diye hayallerimizi,
daha çok şey başaracağız diye kendimizi ihmal etmeyelim.
Çünkü hayatın en büyük ironisi şu olabilir:
Geleceğimizi kurmak için o kadar çok çalışıyoruz ki, geleceğe ulaşana kadar bugünü yaşamayı unutuyoruz.
Belki de mesele daha uzun yaşamak değil.
Yaşadığımız hayata daha çok hayat katmak.
Sevgiyle kalın.
