Pazar Sabahı, Bir Fincan Kahve ve Zamanın Unuttuğu Şeyler

Pazar sabahlarının kendine ait bir huzuru vardır.
Alarm sesi olmadan uyanmanın, acele etmeden mutfağa yürümenin, kahveyi yavaş yavaş demlemenin başka bir hissi vardır. Özellikle demleme kahvenin o ilk kokusu…
Daha su kahveyle buluşurken evin içine yayılan o sıcak koku, sanki sadece mutfağı değil zihni de doldurur. Bir anda ev yavaşlar. Zaman biraz geri çekilir. Hayat, birkaç dakikalığına daha anlaşılır bir hale gelir.
Belki de bu yüzden bazı sabahlar kahve sadece kahve değildir.
İnsana düşünmek için alan açar.
Geçmişi hatırlatır.
Unutulan şeyleri yeniden akla getirir.
Ve tam da böyle sabahlarda insan şunu fark ediyor:
Tarih aslında büyük savaşlardan çok, küçük alışkanlıkların üzerine kuruludur.
Bugün sıradan gördüğümüz birçok şey, bir zamanlar insanlık için büyük değişimlerin başlangıcıydı.
Mesela kahve…
Bir dönem sadece bir içecek değildi. İnsanların bir araya geldiği, düşündüğü, tartıştığı, fikir ürettiği bir kültürdü. Osmanlı’da kahvehaneler açıldığında insanlar yalnızca kahve içmiyordu; gündemi konuşuyor, siyaset tartışıyor, şiir dinliyor, satranç oynuyor, fikir üretiyordu.
Hatta bazı dönemlerde kahvehanelerin fazla “düşündüren” yerler olduğu gerekçesiyle yasaklanmaya çalışıldığı bile oldu.
Çünkü tarih boyunca düşüncenin olduğu yerler her zaman güçlü olmuştur.
Belki de bu yüzden geçmişin kahvehaneleri sadece birer mekân değildi.
Dönemin sosyal medyasıydı.
İnsanların birbirini gerçekten dinlediği yerlerdi.
Bugün ise aynı masalarda oturup birbirine daha az bakan insanlara dönüştük.
Aynı kahveyi içiyoruz ama daha az konuşuyoruz.
Daha hızlı yaşıyor, daha az hissediyoruz.
Belki de bu yüzden pazar sabahları kıymetli.
Çünkü insan o kısa sakinlik anında, hayatın sürekli yetişilmesi gereken bir yarış olmadığını hatırlıyor.
Bazı şeylerin yavaşken daha anlamlı olduğunu fark ediyor.
Bir kahvenin ağır ağır demlenmesi gibi…
Bir sohbetin aceleye gelmemesi gibi…
Bir düşüncenin hemen tüketilmemesi gibi…
Tarih bize hep büyük olayları anlatır.
Ama hayatı anlamlı yapan şeyler çoğu zaman küçüktür.
Bir fincan kahve.
Sessiz bir sabah.
Yavaşlayan birkaç dakika.
Ve insanın kendisiyle baş başa kalabildiği kısa anlar…
Belki de modern hayatın içinde en çok kaybettiğimiz şey budur:
Durabilmek.
Çünkü bazen insanın gerçekten ihtiyacı olan şey, yeni bir başlangıç değil; biraz yavaşlamaktır.

Sevgiyle kalın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir